F=m.a

Bugün Newton’un Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica (Doğa Felsefesinin Matematiksel İlkeleri) kitabında yazdığı temel hareket yasalarının 2. maddesi olan kuvvet formülü üzerine konuşacağız.

Newton bu yasa ile diyorki “Bir cisim üzerindeki net kuvvet, cismin kütlesi ile ivmesinin çarpımına eşittir ve kütle arttıkça ivme azalır.”

Ben sizlere elbetteki fizik hakkında bir yazı okutamayacağım ancak kitabın ismindende anlayabileceğiniz gibi bu kitap doğa felsefesinden esinlenerek formülere dökülmüş bir fizikten bahsediyor.

Gelelim formülümüze “F=m.a”. F kuvvettir bu sizi mutluluğa yada hayallerinize taşıyacak, onu elde etmenizi sağlayacak ve sizi harekete geçirecek olan kuvvettir. m kütledir ve sizin sahip olduğunuz kişisel sorunlarınızı temsil eder. a ise ivmedir. Sizin hedeflerinize, hayallerinize ve her şeyden önemlisi kendinize olan inancı temsil eder.

Yani İnancınızı arttırır ve yükünüzü hafifletirseniz hayallerinize giden yolda kuvvetinizi ve dayanıklılığınızı arttırmış olursunuz.

Sahip olduğunuz yada sahip olduğunuzu düşündüğünüz yükler, siz onlardan kurtulmadıkça hayatınız boyunca ne kadar kendinize inansanızda hayallerinize ve amaçlarınıza giden yolda yürümenize her zaman engel olacaktır. Sizlere Bir bardak su yazımda da anlattığım gibi siz yükünüzü bir kenara bırakmadıkça mutluluğunuza giden yolda en büyük düşmanınız olacaklar.

Ve unutmayın hayatınızda ki hiç kimse sizi amaçlarınıza ve mutluluğunuza giden yolda yaşadıklarınıza göre değil o noktaya gelip gelemedinize göre yargılayacak..

İbrahim ERTEKİN

 

Bilmek..

TDK bilmek kelimesini “Bir şeyi anlamış veya öğrenmiş bulunmak” olarak tanımlamaktadır.

-bilmek bir eylemdir. Ancak neden kelime dediğimi birazdan anlayacaksınız-

Bu yazıyı okuduğunuzda muhtemelen 21 yaşında internet çağında doğmuş biri böyle düşünemez diyeceksiniz ancak ben bilmek kelimesini günümüze uyarlayarak eyleme dönüştüren birisiyim.

Gelelim neden kelime dediğime. Yaşı 15-30 arasında değişen yani internet çağında doğmuş benim gibi kişilerin neredeyse tamamının elinde olan ve çok güvendiği bir güç var “Google”. Eskiden bilgi ulaşması zor ve pahalı olan bir ürün gibiydi. Ona ulaşmak için ya çevrenizde merak ettiğiniz konu hakkında bilgisi olan biri yada bir ansiklopedi olmalıydı. Ancak bugün Google bunların yerine geçmiş durumda. Çağımızın hastalığı olarak görülen “ben her şeyi biliyorum” durumu da buradan kaynaklanıyor çünkü hepimiz artık kolayca bilgiye ulaşabiliyoruz. Hatta bunun bilimsel bir adı bile var “Google Efekti”. Tanımı ise İnternette kolayca ulaşılabilecek bilgileri akılda tutmama durumudur.

Artık bilmenin bir önemi kalmadı kime ne sorsanız mutlaka biliyordur ama hatırlamıyordur çünkü gerçekten öğrenmemiştir. Google’dan aratmıştır, okumuştur ve kapatmıştır. Bilmeyi kelimeden çıkartıp eyleme dönüştürmek istiyorsanız merak edin o bilginin size mutlaka bir şey kazandıracağına inanın.Yanlış bilmekten korkmayın mutlaka birisi sizin hatanızı mutlaka düzeltecektir. Düzeltilmenin küçük düşmek olduğunu düşünmeyin. Goethe der ki “Uşağım bile olsa, yanlışlarımı düzelten efendim olur.” Bir bilgiye ulaşmak bu kadar kolaylaşmışken ona ulaşmaktan yorulmayın. Asla unutmayın önemsiz bilgi yoktur, bilmek istemeyen çünkü ona bir şey kazandıracağını düşünmeyen insanlar vardır.

Bilmek bir yanılsamadır. Bildiğinizi sandığınız her şeyden şüphe edin aslında hiç bir şey bilmediğinizi göreceksiniz..

İbrahim ERTEKİN

Bir Bardak Su..

Hayatınızı bir bardak, sorunlarınızı içindeki su olarak hayal edin.

Bu bir bardak suyun ağırlığı ne kadardır ? (Bir tahminde bulunun ve okumaya devam edin.)

Bir çok insan 200 gr-500 gr arası bir değer olarak tahmin etmiştir. İnanın bende böyle düşünüyordum. Bir gün izlediğim bir videoda bir profesör bu konuyu şu şekilde yorumlamış.

Bir bardak suyun ağırlıklığı görecelidir. Bardak sizin hayatınızı içindeki su ise sorunlarınızı temsil eder. Bardağı elinizde tuttuğunuz sürece ağırlığının arttığını hissedeceksiniz. Değişen bardağın ağırlığı değildir çünkü ne bir damla artar nede bir damla azalır. Değişen sizin dayanma gücünüzdür. Sorunlarınızı ne kadar çabuk sorun olmaktan çıkartırsanız yani suyu masaya bırakırsanız, ağırlığın sizin için bir önemi olmadığını göreceksiniz.

Steve JOBS der ki “her gününüzü son gününüz gibi yaşayın. Bir gün haklı olduğunuzu göreceksiniz.”

Her gününüzü son günüz gibi yaşamanız ve daha güzel yapabilmeniz dileğiyle..

                                                                                                                             İbrahim ERTEKİN

Fark Yaratın..

Türk Dil kurumu Fark kavramını “Bir kimse veya nesnenin bir başkasıyla karıştırılmamasını sağlayan ayrılık, benzer şeyleri birbirinden ayıran özellik, başkalık, ayrım, nüans” olarak tanımlıyor.

Birçok insan ise bir şeyleri karıştırmamak için gözle görülen değişiklikleri ayrıt etme durumuna fark demektedir.

Ben ise size fark kavramını değil fark yaratmak kavramını açıklamak istiyorum. Sizlere Singularity yazımda Gordon MOORE’un ortaya attığı, Moore yasasından bahsetmiştim. İnsan nüfusu tıpkı işlemcilerin içinde bulunan transistörler gibi her yıl katlanarak artmaya devam ediyor. Kozmos içinde bulunan bir karıncanın gözünün göz bebeği kadar olan dünyada yaşayan 7 milyar insan ve her gün yeni doğan binlercesi. Belki her biri görünüş açısından birbirlerinden farklı olsada sahip olduğu nitelik açısından her insan aynı şartlar altında doğuyor. Bizi birbirlerimizden ayıran yaşadığımız hayatlar, sahip olduğumuz ten rengi yada cinsiyetimiz değildir sahip olduğumuz “niteliklerdir”.

Bence bizleri birbirimizden ayıran durum farklılıklarımız değil niteliklerimizdir. Bu iki kavramı birbirlerinden ayıran durumu açıklamak gerekirse fark doğuştan sahip olduklarımızdır. Nitelik ise nefes aldığımız süre boyunca okuduklarımız, öğrendiklerimiz ve kazandıklarımızdır.

Nefes aldığınız şu kısacık hayatınız boyunca çevrenizdeki insanlara benzemeye çalışmayın sizleri siz yapan şey niteliklerinizdir. Doğru bildikleriniz değil yanlış bildikleriniz sizi nitelik sahibi yapar. Daha doğrusu yanlış bildiklerinizi merak etme arzunuz sizi nitelikli birer insan yapar.

Benjamin FRANKLİN’in sözüne göre insanlar üç sınıfa ayrılmıştır “hareket ettirilemeyenler, ettirilebilenler ve hareket edebilenler.”

Siz hareket edebilenlerden olun ve fark yaratın.

Her zaman yenisini merak etmeniz ve hayatınıza dahil etmeniz temennisi ile..

Farklı kalın, meraklı kalın..

İbrahim ERTEKİN

SIFIR – Tunç KILIÇ

Kitap okumayı sevmeyen biri olarak yakın zamanda okuduğum ve bende güzel bir iz bırakan Tunç KILIÇ‘ın “Sıfır” adlı kitabını sizlere tavsiye ediyorum. İstisnasız herkesin kendine pay çıkarabileceği ve hayattaki yerinizi sorgulatacak bir yapıt.

Günümüzün hastalığı olarak nitelendirdiğim “ben mükemmelim” düşüncesini yıkacak bir cümle ile karşılıyor sizi kitap “Kendini bir bok sanmazsan, kaybedecek bir şeyin de olmuyor”

-Kitabın ayracından-

Dostlarla hep aynı beş dilek için kadeh kaldırıyoruz.

Beş çabuk bitiyor, biz de sıfırlıyoruz!

Bir. Sağlığa. Çünkü sağlık yoksa, hiç bir bok yok!

İki. Özürgürlüğe. En çok da zihin özgürlüğüne. Çünkü özgür değilsen, sağlıklı olsa bile sen sen değilsin.

Üç. Kardeşliğe, dostuğa ve aşka. Çünkü tüm güzellikler sevebilmekle başlıyor.

Dört.Hayallerin peşinden gitmeye. Çünkü hayal yoksa umut da yok.

Beş. O zaman, bu zamana.

Sağlıklıyım, özgürüm,seviyorum ve hayal ediyorum.

O zaman en güzel günüm böyle olsun.

Tunç KILIÇ

Yalnızlık..

   Türk Dil Kurumu yalnızlık kavramı için, “kimse bulunmama durumu, ıssızlık, tenhalık” olarak yorumlamış ve bu durumda olan kişiye de “yalnız” demiştir.

   Yalnızlık nedir önce onu tanımlayalım isterseniz..

   “Yalnızlık insanın belirli bir mesafede, konuşunca sesini duyurabileceği bir insanın olmamasıdır.”

   Yukarıda okuduğunuz tanım muhtemelen yalnızlıktan hoşlanmayan, yalnız bir insanın size söyleyeceği tanımdır. Ancak yalnızlık bu değildir. Yalnızlık kendinizle baş başa olmaktır. Kendi kendine konuşana deli diyen bir toplumumuz var. Bu sözü söyleyen ilk kişi muhtemelen yalnızlık kavramını hiç yaşamamış çevresinde gerekli gereksiz bir sürü arkadaşı olan birisidir.

   Bana göre yalnızlık kişinin kendine yetememesidir. Eğer siz tek başınıza gülebiliyor, ağlayabiliyor, yemek yiyebiliyor ve hayattan zevk alabiliyorsanız siz yalnız bir insan değilsiniz. Eğer böyle düşünüyorsanız siz dünyada bulunan 7 milyar insanın içinde asla bulamayacağınız bir dosta sahipsiniz “kendinize”.

   Steve JOBS diyor ki,

   “Başkalarının düşüncelerinin sonuçlarıyla yaşama dogmasına takılıp kalmayın. Başka insanların fikirlerinin gürültüsünün, kendi kalbinizin sesini duymanızı engellemesine izin vermeyin. Ve en önemlisi, kalbinizin ve sezgilerinizin yolundan gidecek cesarete sahip olun. Kalbiniz ve sezgileriniz ne yapmak istediğinizi bilirler… Bunun dışındaki her şey ikinci planda.”

   Yani kendinizi dinleyin, kendinize güvenin ve ne olursa olsun hayattan zevk almaya bakın bunu başarabildiğiniz gün tek başınıza bile olsanız yalnız olmadığınızın farkına varacaksınız.

İbrahim ERTEKİN

Singularity..

   Türkçe karşılığı “Tuhaflık” olan Vernor Vinge tarafından ortaya atılmış ve süper zekanın yani yapay zekanın ortaya çıkışının ardından bir bilinmezliğe doğru gidişimizi tabir etmek için kullanılmıştır.

   İntel şirketinin kurucu ortaklarından olan Gordon MOORE’un ortaya attığı ve Moore yasası olarak adlandırılan yasaya göre “her yıl işlemcilerdeki transistör sayısının 2 katına çıkacağı varsayılmaktadır”. İnsanlığın ortaya çıkışından bugüne kadar bakarsak ateşin, tekerleğin yada yazının bulunuşu yüz yıllar hatta bin yıllar alırken odaları, binaları kaplayan bilgisayarların masalarımıza hatta ceplerimize sığacak kadar küçülmesi ve yaygınlaşması yalnızca 50 yıl sürmüştür. İnternette okuduğum bir çok makale singularity kavramını bir girdaba benzetiyor. Girdabın çapının derinlere inildikçe azalması gibi bir noktadan sonra teknolojininde sonsuzluğa ulaşılacağı varsayılmaktadır. İşte bu sonsuzluk anının ardında yatan şey belli olmadığı için tekillik tabiri kullanılır.

   Şimdi gelelim singularity denildiğinde benim aklıma neyin geldiğine..

   İnsanlar doğası gereği doğar, büyür ve ölürler. Doğduğumuz anda kendi hayat girdabımızın ilk halkasında buluruz kendimizi. Ben insanların Dünya’ya bir amaç uğruna geldiklerine ve amacını gerçekleştirdiklerinde bu Dünya’dan ayrıldıklarına inanan bir insanım. Doğduğumuz andan itibaren sorular sormaya başlarız. Sorduğumuz sorular küçük yaşlarda son derece anlamsız ve bir o kadar önemlidir. Çünkü her soru bizi amacımıza ulaştıracak birer merdiven gibidir. İlk önce çevremizdekileri tanımaya başlarız ağaçlar, kuşlar, böcekler gibi sorduğumuz sorular öğrendiğimiz bilgiler doğrultusunda daha derin belki cevapsız sorulara dönüşür. İşte bu derinlik kendi girdabımızda derinlere indiğimiz anlamına gelir. Derinlere indikçe hayatımıza bir yol belirleriz. Okuduğumuz okullar, arkadaşlık kurduğumuz insanlar, çalıştığımız işler, okuduğumuz kitaplar vb. gibi şeyler adım adım amacımıza doğru götürür bizi. Daha sonra son sorumuzu sorar son nefesimizi verir ve amacımızı gerçekleştirmiş oluruz. Girdabın son noktasında başımıza neyin geleceğini bilmediğimiz gibi hayatımız boyunca da başımıza neler gelecek bilemeyiz. İşte bu yüzden ben hayatım için “singularity” tabirini kullanmayı seçiyorum.

Girdabın sonu dediğimiz nokta ya bizim için yeni bir başlangıçsa?

       İbrahim ERTEKİN

Hayatımızdaki Yapaylık..

   İnsanoğlu nesiller boyunca hayatlarını kendi alın terleri ile devam ettirmeye çalıştı. İlk insandan bu güne kadar yemekten yaşam alanına kadar her şeyi kendi elleri ile üretti. Ancak günümüzde bir çok şey yapay zekalar tarafından yapılmaya başlandı. Bu yazımızda dün ve bu günü kıyaslayıp yarının nasıl olacağını sizlere kendi tahminlerim ile anlatmaya çalışacağım.

   İnsanlığın doğuşundan beri günümüze ulaşan ulaşmayan bir çok buluş mevcut. Bu buluşların her biri insanlar tarafından ter akıtılarak çok uzun uğraşlar sonucu günümüze dek evrimleşerek gelişti. İcatların babası olarak bilinen tekerler ilk bulunduğunda kare formda üretilmiş ve kulanışlı olmadığı görülünce yuvarlak formlara çevrilmiştir. Bir buluşun havadan inme olmayışının en büyük ispatlarından olarak ampülü örnek gösterirsek Edison günümüzde kullanılan akkor filamanlı ampülü bulana kadar binlerce kez denedi ve başarıya ulaştı. Peki sizlere soruyorum Edison ampulü tek seferde üretmiş olsaydı sizce bu kadar değerli olur muydu? yada Edison ampulü başka birine yaptırmış olsaydı Edison ismini kaç kişi hatırlardı?

   Günümüzde işlerimizi daha kolay yapmak için robotlar üretiyoruz. Onlara iş veriyor, bu işleri yapmaları için onları eğitiyor ve onların yaptığı şeyleri kullanmaya başlıyoruz. Peki robotların son 20 yılda ürettiği ve ampul , tekerlek gibi hayatımıza yerleşen kaç ürün sayabilirsiniz? Ben sizin yerinize cevaplayayım “HİÇ!”. Bunun sebebi insanlar ile robotları birbirlerinden ayıran hislerimiz , düşüncelerimiz , duygularımız , isteklerimiz , arzularımız yani bizi biz yapan, bize özgü şeylerdir.

   Günümüzde robotlara insana özgü yetenekler yüklemek için insanlar ter akıtıyor. Dün okuduğum bir yazıya göre robotlar üzerine yerleştirlen yapay sinirler ile robotların acı çekmesini sağlamaya çalışıyormuşuz. Size açı çektiren bir insana ne yapardınız? Onuda ben söyleyeyim, intikam almaya çalışırdınız. Bir gün siz bize acı çektirmeye çalıştınız diye bir robot tarafından öldürülmeye çalışacağınızı hiç düşündünüz mü? eminim bunu düşününce istemsiz bir şekilde yutkundunuz.

   Sonuç olarak yapay zekaya sahip bir çok ürün ceplerimize kadar girdi. Sanırım bir gün Siri’nin “her gün beni eğlence aracı olarak kullandın, işlerini yaptırdın. Artık sıra bende.” demesini beklemekten başka çaremiz kalmadı.

İbrahim ERTEKİN