Bir otomasyon öğrencisi olarak makineyi basitçe ben, “Bir amacı gerçekleştirmek için çeşitli parçaların oluşturduğu bir demir yığını” şeklinde tanımlıyorum.
İnsan kavramını ise TDK, “Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı” şeklinde tanımlıyor.
Beni tanımayanlar için ön bilgi vermek gerekirse Aydın’ın Nazilli ilçesinde doğdum ve 21 yıllık hayatımın 19 yılını orada geçirdim. Daha sonra üniversite için İstanbul’a geldim ve 2 yıldır İstanbul’da yaşıyorum.
“Nazilli küçük ve insanların birbirlerini tanıdığı, sokağa çıktığınızda bir çok insanla selamlaşacağınız oldukça sıcak bir yerdir. İstanbul ise tam tersi insanların yalnızca kendilerini düşündüğü sokakta yürüdüğünüzde kimsenin kimseyi tanımadığı sadece kendi çıkarları için her sabah uyanıp işe giden ve hayatı programlı yaşayan insanların bulunduğu bir şehirdir.”
Olarak tanımlardım ancak İstanbul’dan Nazilliye döndüğümde bu tanımın doğru olmadığını gördüm.
Neden böyle diyorum çünkü fark ettim ki değişen şehirler değil bizleriz. Artık çevremizdeki hayatları umursamadan sanki yalnızca biz varmışız gibi yaşıyoruz. Herkes stresli, herkes yoğun ve gergin, kimse kimseyi görmüyor, önemsemiyor. Herkesin tek amacı sabah erken kalkıp, işe gidip, akşam eve dönüp uyumak ve bunu ölene kadar devam ettirmek. Çevremizdeki değişimlerden bir haber yaşıyoruz ve sanırım bu yüzden tandığımız birini gördüğümüzde “ne kadar değişmişsin?” diyoruz çünkü onun değişimini fark etmek için kafamızı kaldırıp bakacak zamanımız yok.
Gelelim makine ve insanın ilişkisine..
Makineler programlandıkları işi bozulana kadar devam ettirme eğilimindedirler. Onlar için değişen koşulların, mevsimlerin, geçen zamanın, yanlarından geçen insanların, doğan ve batan güneşin bir önemi yoktur. Siz ne dersiniz bilmem ama son zamanlarda çevremde gördüğüm bir çok insana oldukça benzetiyorum ben makineleri.
Artık insanlarda ortalama 20 yaşına kadar programlanma evresini yaşıyor. Bu süreçte oldukça neşeli ve insancıl yaşıyoruz. Programlanma evremizin sonucunda yavaş yavaş hayatlarımızı programlandığımız rutine bağlı kalarak yaşamaya başlıyoruz ve ölene kadar bu rutini sürdürme eğilimine giriyoruz. Yani birer makineye dönüşüyoruz.
Teknoloji sayesinde düşünebilen, öğrenebilen, gülebilen yada ağlayabilen makineler geliştiriyoruz yani yıllardır ruhsuz sadece önlerindeki işleri yapan kocaman aletleri bize benzetmeye çalışıyoruz. Hatta ileri safhalarda belki yemek yiyip, rüya görecekler tıpkı bizler gibi yaşamaya başlayacaklar.
Çok tuhaf bir durum ancak sanki yer değiştirmeye çalışıyor gibiyiz değil mi?
Ruhumuzu daha fazla kaybetmeden gözlerimizi açıp çevremizdeki değişimleri görmeye başlamalıyız. Bir çiçeğin açışını yada güneşin batışını gözlemlemeliyiz. Yaşamak gözümüz kapalı düz bir çizgide ilerlemek değildir. Bazen başka yollara sapıp hiç görülmemiş güzellikleri görmekte gerekiyor. Kafanızı kaldırın ve çevrenizde size benzeyen bir sürü insan olduğunun farkına varın. Değişimler kaçırılmayacak kadar güzeldirler.
Sizlere bir soru sorarak yazımı noktalamak istiyorum. Düşüncelerinizi yorum olarak benimle paylaşırsanız sevinirim. Ayrıca cevaplarınız bir sonraki yazımda bana rehber olacaktır.
Sorum ise şudur.
Bundan 30 yıl sonra makineler bizim benzediğimizden daha fazla, “insana” benzeyebilirler mi?
İbrahim ERTEKİN