Geleceği Görmek İster misiniz?

Yazıma başlıkta da okuduğunuz gibi soru sorarak başlamak istiyorum.

– Sakince, yavaş yavaş ve sindire sindire okuyunuz..-

Geleceğinizi görmek ister misiniz?

Her şeyden önce sizce gelecek nedir?

Gelmesini beklediğimiz mi yoksa ansızın başımıza gelen mi?

Peki gelecek beklenilen bir şey ise neden insanoğlu başına gelecekler için önlem almıyor?

Yada önlem alırsak onları yaşayamayacak olmamızdan mı korkuyoruz?

Siz başınıza kötü bir şey geleceğini bile bile onu yaşamak ister miydiniz?

Aksine gelecek bilmediğimiz bir şey ise neden geleceğinden emin gibi gelecek diyoruz?

İnsanoğlu yarının bilinmezliğine hayrandır. Bu yüzden hiç ölmeyecek gibi yaşarız çünkü öleceğimizi düşündüğümüz anda gelecek bilinmeyenden çıkıp bilinen bir olgu haline gelir ve hayattan zevk alamaz oluruz.

Dün yaşandı, bugün yaşanacak ancak gelecek her zaman bilinmez kalacak. Bu yüzden dün yaşanan şeyleri bugüne taşıyarak yarının bilinmezliğini kirletmenize izin vermeyin. Hayattan zevk almanın en güzel yolu her sabah yeni doğmuş gibi uyanmakta gizlidir. Evrende sonsuz bilgi mevcuttur bu yüzden daha keşfedecek çok şey var. Bırakın dün dünde kalsın ve unutmayınız..

Hayatın güzelliği yarının bilinmezliğindedir.

Ayrıca cevabını bildiğiniz sorular sormayın. Çünkü en güzel cevaplar, cevabı bilinmeyen sorularda gizlidir..

İbrahim ERTEKİN

İknanın Dehası Olabilirsiniz..

Başlık sizlere çok iddialı gelmiş olabilir ancak sizlere çok iyi bildiğiniz hatta belki özenle kullandığınız bir kaç özelliğinizi bir araya getirerek karşınızdaki insanları nasıl ikna edebileceğinizden bahsedeceğim. Daha doğru bir ifade ile Yunan mitolojisine göre iknanın üç altın kuralını sizlere aktaracağım.

Ethos, Logos, Pathos.

Ethos; Türkçe’mize “Etik” olarak geçmiştir. Etik sahip olduğunuz sınırları, koruduğunuz değerlerinizi ifade eder. Etik sahibi kişiler kendilerine sınırlar çizerler. Bu sınırlar yapacakları yada yapmayacakları şeyleri seçmelerine bir yol haritası oluşturmalarına yardımcı olur.

Logos; Türkçe’mize Lojik yani “Mantık” olarak geçmiştir. Mantık bir çeşit düşünce şeklidir. Mantık ile verilmiş kararlar duygulardan uzak elinizdeki verilere göre ortaya çıkmış ve gerçekçidir.

Pathos; Türkçe’mize “Empati” olarak geçmiştir. Empati karşınızdaki anlama gücüdür. İkili ilişkilerde karşı taraftan kendinize bakabilmek son derece önemlidir. Bu sayede karşınızaki kişinin sınırlarını ve isteklerini öğrenebilir ve verilere göre bir istekte bulunabilirsiniz.

Gelelim bu üç altın kuralı nasıl birleştireceğinize.

Öncelikle isteklerinizi bilmelisiniz. Bu isteklerinizi “mantığınız” ile düşünürseniz karşı tarafın bu isteği gerçekleştirme ihtimalini arttırmış olursunuz. Aynı zamanda bir istekte bulunacağınız kişinin sınırlarını hesaba katmalısınız. Bunun için ise “empati” kurabiliyor olmanız gerekli. Aynı isteği biri sizden isteseydi nasıl tepki verirdiniz? Bu sorunun cevabını kendinize verin ve bu ölçüde isteklerinizi sınırlayın. Son olarak ise istekleriniz “Etik” ilkeleriniz çerçevesinde olmalı. Sizden beklenmeyen bir isteğin karşı tarafta bir şaşkınlık yaratabileceğini ve bu isteğin üzerinde daha fazla düşünmeye iteceğini unutmayın. Daha fazla düşünürse reddetme eğilimini arttırmış olursunuz.

İbrahim ERTEKİN

Hayatınızın Sayı Doğrusu..

Evren Sayılardan İbarettir..

Bu söz Yunan matematikçi ve filozof Pisagor’a aittir. Kendisi evrenin ve dolayısıyla hayatlarımızın temelinde sayıların olduğunu düşünüyor.

İlk bakışta bu fikir sizlere saçma gelebilir. Ancak birazdan sizlere ne kadar anlamlı olduğunu anlatmaya çalışacağım.

Sayı doğrusu; “0” (sıfır) noktasını referans alarak sonsuza giden sayıların dizildiği bir çizgiyi ifade eder.

Bu doğru üzerinde “0” (sıfır) noktası bizim dünyaya gözlerimizi açtığımız noktadır. Daha sonra her yıl kendi sayı doğrumuza bir nokta ekleyerek yaşamaya devam ederiz.

İşte bu nedenle evren sayılardan ibarettir sözü bu yazımın ana fikrini oluşturmaktadır.

Peki nokta nedir?

TDK “nokta” kelimesini “Çok küçük boyutlarda işaret, benek” olarak tanımlıyor.

Onca yaşanmışlıklar, acılar,  çekilen çileler, sevinçler, mutluluklar kısaca her şey aslında o doğru üzerine eklediğimiz noktalar kadardır.

Geçen yıllara ve yaşananlara nokta dediğimde ne kadar basit geliyor değil mi?

Aslında yaşadığımız hayatta noktalar kadar basittir. Ayağımızı masaya vurduğumuz da, her şeyden çok istediğimiz şeyler karşısında hayır cevabını aldığımızda yada acı çektiğimiz de zaman bizim için durma noktasına gelir buna karşın her gülümsediğimiz an sanki yaşanmamışcasına hızlıca geçer gider. Ancak genele baktığınızda her yaşadığınız yıl için sizin sayı doğrunuza yalnızca 1 adet nokta eklenir. Bu eklenen noktalar ise bir araya gelerek sizin yaşamınızın sayı doğrusunu oluşturur.

Kaç noktaya sahip olacağınızı bilemezsiniz. Bu yüzden yaşadığınız kötülükleri ya da başımıza bunlar da mı gelecekti? Zaten bir sürü derdimiz vardı dediğiniz anılarınızı ne olursa olsun keşke hiç yaşamasaydım demeyin. Yaşadığınız her iyi yada kötü olay zaten çok az sayıda olan noktalarınızı oluşturuyor. Noktalarınızın kıymetini bilin.

Yazımı son bir soruyla bitirmek istiyorum. Yaşadığınız tüm kötülükleri hayatınızdan çıkartmak ve unutmak için, noktalarınızdan birkaçını vermeyi kabul eder miydiniz?

İbrahim ERTEKİN

 

İçinizdeki “Potansiyeli” Keşfedin..

TDK potansiyel kelimesini, “Gizli kalmış, henüz varlığı ortaya çıkmamış olan” şeklinde tanımlıyor.

TDK’ya katılıyorum. Potansiyel, bir çoğumuzun içinde bulunan ama açığa çıkartamadığımız özelliklerimizi temsil ediyor.

İlk adımlarımızı atmaya başlamamızın ardından sürekli bir başarı telaşına gireriz. Bu başarı telaşı ile bir çoğumuz ilk defa okul hayatında tanışır. Daha yüksek not almak için. Daha hızlı soru çözmek için vs..

Küçük yaşlarda edindiğimiz bu “başarı” açlığı arka arkaya başarısızlıkla sonuçlanırsa sonsuza kadar denemekten korkar hale geliriz. Üzücü ancak ister okul içi isterse okul dışı aile eğitimi olsun bizleri başarılı olmaya mecbur kılar.

“Hayat başarılarımızdan ibarettir.”

İlk okuduğunuzda doğru olduğunu düşünüyorsunuz. Çünkü başarısızlıklar asla hatırlanmıyor.

Bir soru soralım o zaman. Başarılı olmak için ne yapmak gerekiyor?

(Cevabı biraz düşünün ondan sonra okumaya devam edin.)

Aklınıza ilk gelen şeyler bence şunlar; Çok çalışmak, daha çok çalışmak ve daha daha çok çalışmak. Eminim bir çoğunuzun aklına “Denemek” gelmemiştir.

Başarılı olabileceğinizi anlamanızın tek yolu denemektir. Herkesin içinde bir potansiyel mevcuttur. Bunu keşfetmenizin tek yolu ise denemektir.

Anonim bir söz der ki; Bir şeyi denemeden, yapıp yapamayacağınızı bilemezsiniz.

2. olmaktan korkmayın ve şunları unutmayın;

Usain BOLT ilk 100m yarışında rekor kırmadı.

Warren BUFFET ilk yatırımında milyarder olmadı.

Einstein ilk denemesinde atomu parçalamadı.

Edison ilk denemesinde ampulü icat etmedi.

Hepsi farklı alanlarda örnekler olsada hepsinin bir ortak yönü mevcut. Denemekten ve başarısız olmaktan hiç bir zaman vazgeçmediler.

Onları başarıya götürende zaten bu oldu.

Benim sizlere tavsiyem, çok hızlı koşabilmek için düşmeyi göze alın. Çok iyi yemekler yapmak için yaktığınız yemekleri umursamayın. Başarısızlık sizlere bir gün başarıyı getirecektir.

O yüzden bahaneler üretmeyi bırakın.Yaşınız kaç, durumunuz ne olursa olsun ayağa kalkın ve başarısızlığı umursamadan denemeye başlayın. Bir gün başarılı olacağınızdan emin olabilirsiniz.

İbrahim ERTEKİN

Makine ve İnsan İlişkisi..

Bir otomasyon öğrencisi olarak makineyi basitçe ben, “Bir amacı gerçekleştirmek için çeşitli parçaların oluşturduğu bir demir yığını” şeklinde tanımlıyorum.

İnsan kavramını ise TDK, “Toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı” şeklinde tanımlıyor.

Beni tanımayanlar için ön bilgi vermek gerekirse Aydın’ın Nazilli ilçesinde doğdum ve 21 yıllık hayatımın 19 yılını orada geçirdim. Daha sonra üniversite için İstanbul’a geldim ve 2 yıldır İstanbul’da yaşıyorum.

“Nazilli küçük ve insanların birbirlerini tanıdığı, sokağa çıktığınızda bir çok insanla selamlaşacağınız oldukça sıcak bir yerdir. İstanbul ise tam tersi insanların yalnızca kendilerini düşündüğü sokakta yürüdüğünüzde kimsenin kimseyi tanımadığı sadece kendi çıkarları için her sabah uyanıp işe giden ve hayatı programlı yaşayan insanların bulunduğu bir şehirdir.”

Olarak tanımlardım ancak İstanbul’dan Nazilliye döndüğümde bu tanımın doğru olmadığını gördüm.

Neden böyle diyorum çünkü fark ettim ki değişen şehirler değil bizleriz. Artık çevremizdeki hayatları umursamadan sanki yalnızca biz varmışız gibi yaşıyoruz. Herkes stresli, herkes yoğun ve gergin, kimse kimseyi görmüyor, önemsemiyor. Herkesin tek amacı sabah erken kalkıp, işe gidip, akşam eve dönüp uyumak ve bunu ölene kadar devam ettirmek. Çevremizdeki değişimlerden bir haber yaşıyoruz ve sanırım bu yüzden tandığımız birini gördüğümüzde “ne kadar değişmişsin?” diyoruz çünkü onun değişimini fark etmek için kafamızı kaldırıp bakacak zamanımız yok.

Gelelim makine ve insanın ilişkisine..

Makineler programlandıkları işi bozulana kadar devam ettirme eğilimindedirler. Onlar için değişen koşulların, mevsimlerin, geçen zamanın, yanlarından geçen insanların, doğan ve batan güneşin bir önemi yoktur. Siz ne dersiniz bilmem ama son zamanlarda çevremde gördüğüm bir çok insana oldukça benzetiyorum ben makineleri.

Artık insanlarda ortalama 20 yaşına kadar programlanma evresini yaşıyor. Bu süreçte oldukça neşeli ve insancıl yaşıyoruz. Programlanma evremizin sonucunda yavaş yavaş hayatlarımızı programlandığımız rutine bağlı kalarak yaşamaya başlıyoruz ve ölene kadar bu rutini sürdürme eğilimine giriyoruz. Yani birer makineye dönüşüyoruz.

Teknoloji sayesinde düşünebilen, öğrenebilen, gülebilen yada ağlayabilen makineler geliştiriyoruz yani yıllardır ruhsuz sadece önlerindeki işleri yapan kocaman aletleri bize benzetmeye çalışıyoruz. Hatta ileri safhalarda belki yemek yiyip, rüya görecekler tıpkı bizler gibi yaşamaya başlayacaklar.

Çok tuhaf bir durum ancak sanki yer değiştirmeye çalışıyor gibiyiz değil mi?

Ruhumuzu daha fazla kaybetmeden gözlerimizi açıp çevremizdeki değişimleri görmeye başlamalıyız. Bir çiçeğin açışını yada güneşin batışını gözlemlemeliyiz. Yaşamak gözümüz kapalı düz bir çizgide ilerlemek değildir. Bazen başka yollara sapıp hiç görülmemiş güzellikleri görmekte gerekiyor. Kafanızı kaldırın ve çevrenizde size benzeyen bir sürü insan olduğunun farkına varın. Değişimler kaçırılmayacak kadar güzeldirler.

Sizlere bir soru sorarak yazımı noktalamak istiyorum. Düşüncelerinizi yorum olarak benimle paylaşırsanız sevinirim. Ayrıca cevaplarınız bir sonraki yazımda bana rehber olacaktır.

Sorum ise şudur.

Bundan 30 yıl sonra makineler bizim benzediğimizden daha fazla, “insana” benzeyebilirler mi?

İbrahim ERTEKİN

İçinizdeki “Cevheri” Keşfedin..

Bugün sizlere herkesin içinde bir cevher bulunduğundan ve bunu nasıl ortaya çıkaracağınızdan bahsedeceğim.

Evet sizinde içinizde bir cevher var ve iddaa ediyorum ki o cevheri yıllar önce kaybettiniz.

Ne zaman kaybettiniz sizce?

Sayıların rakamlardan oluşmuş birer dizi yerine  sahip olduğunuz şeyleri numaralandırmak için kullanmaya başladığınızda, sabahları çizgi film izlemek yerine işe gitmek için erken uyandığınızda, arkadaşlarınızı içten değil çıkarlarınız için seçmeye başladığınızda kısacası hayatı bir oyun yerine ciddiye almaya başladığınızda kaybettiniz.

Yani yetişkinliğe adım attığınızda.

Diyeceksiniz ki saydıklarını yapmaya devam etsek nasıl hayatımızı devam ettireceğiz, nasıl karnımızı doyuracağız, sabahları çizgi film izlersek işe okula kim gidecek?

Haklısınız hayat bizleri maalesef yetişkin olmaya zorluyor ancak önemli olan yapmak zorunda olduklarınızı bitirdiğinizde ne yaptığınız yada yapmak zorunda olduklarınızı ne şekilde yaptığınızdır.

Ben sizlere bu yazımda içinizdeki çocuğu keşfettirmeye çalışacağım.

Çocukken hayat ne güzeldir değil mi ? Sorunlarımız, sıkıntılarımız yalnızca oyunlarla ilgilidir. Çünkü çocukken yaşantımız oyunlardan ibarettir aslında. Bu yüzden bir kumandayı uzay gemisi gibi kullanırız. Ancak yetişkin olduğumuzda o kumanda televizyonu kontrol etmekten başka bir işe yaramaz hatta bulamazsak sinirlenir, bağırır çağırırız. Hayatta böyledir. Yetişkinliğinizde insanları hayatınıza bir şekilde dahil etmeyi bırakıp onları kullanmaya başlarsınız ve istediğiniz gibi hareket etmezlerse onları hayatınızdan çıkartırsınız. Bu yüzden sahip olduğunuz her şey değerini yitirmiştir.

Yetişkinler öyle nankör canlılardır ki sahip olduklarını görmez ve kendini mutsuz etmek için milyon tane bahane üretir. Ancak bilmediği şey şudur ki aslında mutlu olmak için her şeye sahiptir ama onları görmezden gelmede o kadar yeteneklidir ki sanki yarın son nefesini verecek ve dünyadaki hiç bir şey bunu düzeltemeyecek gibi davranır.

Çocuklar en çok anne ve babaları onlarlar ilgilenmiyor, onlarla oynamıyor diye üzülür. Ne mutlu bana ki ben böyle bir üzüntüyle büyümedim. Dikkat edin çocuklarınızın en mutlu olduğu an ona oyuncak aldığınız an değildir onunla oyun oynadığınız andır. Sizlerde kendinizi mutlu etmek için kendinize bir şeyler almayı bırakın ve kendinizle ilgilenin. Sahip olduğunuz ve sizi en mutlu edecek şey içinizde gizli.

Bırakın sayıların azlığını çokluğunu, bırakın yanınızda olan olmayan insanları, bırakın sahip olduğunuz sorunları onlar içinizdeki çocuk için hiç bir anlam ifade etmiyor. Siz onları önemsedikçe içinizdeki çocuğu asla keşfedemeyeceksiniz.

O alamadığınız çantalar, arabalar, kazaklar sizi ulaşmaya çalıştığınız mutluluğa asla götüremeyecek. Sizi mutlu edecek şeyler 5 dk izleyeceğiniz bir gün batımı kadar basittir ve ulaşamayacağınız kadar zor şeyler değildir. Siz onlara sahip olmaya çalışarak kendinizi mutsuz ediyorsunuz.

Mutluluk sandığınız gibi sahip olamadıklarınızda değil aksine sahip olduğunuz ama görmezden geldiğiniz şeylerdedir.

Hadi anlaşalım. Bu yazıyı okudunuz bitti gitti demeden bir şey yapalım. Yanınıza hiç bir sorununuzu, paranızı ve çevrenizdeki sahte insanları almadan sadece sevdiğiniz insanlarla bir gün batımı izleyin. Emin olun o an mutluluğun parada, çevrenizdeki insanların sayısında, alamadığınız kazakta, çantada yada çevrenizdekilerin size davranış şekillerinde olmadığını aslında içinizde ve sizden kaçtığını anlayacaksınız.

İbrahim ERTEKİN

Özel Bir Kutlama ve Teşekkür..

Bugün kısa bir teşekkür yazısı yazmak istiyorum. Herkes renkleri görmek için ışıklara, yeni tatları tatmak için diline ve dünyanın güzeliklerini görmek için gözüne ihtiyaç duyar. Benim babam Mustafa ERTEKİN hayatımın 21 yılında ilerlediğim yolda ışığım, yeni tatları tatmak konusunda aşçım ve güzellikleri görmek konusunda aydınlatıcım oldu. Bugün babamın doğum günü ve ben sizlerin huzurunda ona teşekkür etmek ve doğum gününü kutlamak istiyorum. Beni bugüne yorulmadan, sıkılmadan büyük fedakarlıklarla yetiştiren ve sizlere ulaşmamı sağlayan en büyük destekçim, bana kattığın her şey için teşekkür ederim. Sağlıklı, huzurlu, birlikte ve bol kazançlı yıllara..

Seni çok seven oğlun.

İbrahim ERTEKİN

Merak Edin ve Pişman Olmayın..

Türk dil kurumu merak kelimesini farklı şekillerde tanımlasada ortaya çıkan anlam “gelip geçici istek” yada “kaygılanma” üzerine.

Ben size bugün merakın gelip geçici olmadığını, aksine hayatımıza yol verecek kadar önemli bir şey olduğunu anlatacağım.

Dünyaya gözlerimizi açışımızın ardından öğrenmeye başlıyoruz. Öğrendiğimiz güzel şeylerin yanında kötü tecrübelerimizinde olduğunu söylemek yanlış olmaz. Peki edindiğimiz kötü tecrübelerin altında yatan sebep nedir?

Ben size söyleyeyim. “Merak ediyoruz”. Zihnimize giren her merak konusu elbette her zaman güzel bir noktaya çıkmıyor. Örneğin sıcak sobaya ilk dokunuşumuz, tadının kötü olduğunu bildiğimiz halde yediğimiz yemekler yada sonunun kötü olacağını bile bile yaptığımız şeyler.

Ancak dikkat ederseniz hep kötü örnekler üzerinden anlatıyoruz. Hem kendimize hemde çevremizdekilere “İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir” diyerek merak etmenin ne kadar kötü bir şey olduğunu savunuyoruz.

Ben buna inanmıyorum. Çünkü bir şeyi iyi yada kötü yapan sizin bakış açınızdır. Merak ederek yaptığınız şeylerin ardından ortaya çıkan her kötü olay merak etmenin kötü bir şey olduğu sonucunu çıkarmaz. Merakınızın sonucunda başınıza gelebilecek en kötü olay bile sizlere istemeden bir tecrübe kazandıracaktır.

Merak etmek dünyada size yeni kapılar açacaktır. Size sonu olmayan bir tutkuyla öğrenmeye, yaşamaya ve yeni deneyimler tattırmaya teşvik edecektir.

Albert EINSTEİN diyor ki,

Özel bir yeteneğim yok fakat tutkulu derecede meraklıyım.

Benim sizlere tavsiyem hayatınıza yön verirken, adımlarınızı emin bir şekilde atmak istiyorsanız, merak ettiklerinize kulak verin. Emin olun onlar size doğruyu gösterecektir yada çoktan adım attım hatta unumu eledim eleğimi astım artık merak ettiklerimin bir önemi yok diyorsanız, doğanın bizlere sunduğu güzelikleri evinizde televizyon karşısında oturarak yaşayamazsınız. Evinizde ümitsizce otururken sizin ihtiyacınız olan şey güneştir. Tıpkı karanlık gecenin ardından doğan ve dünyamızı aydınlatan güneş gibi. Merakta sizin zihninizi aydınlatacak olan güneştir. Ayağa kalkın merak edin bırakın eliniz yansın yaşayacağınız güzelliklerin yanında hiç bir önemi yok. Gün gelip artık merak ettiklerinizi yaşayamayacak duruma gelirseniz en büyük düşmanınız kendiniz olacaksınız.

Nefes alabiliyorken merak edin ve yaşayın..

İbrahim ERTEKİN

Hayat Amacı..

TDK “amaç” kelimesini “hedef” olarak tanımlamış.

Diğer yazılarımı okuyanlar bilir. Genelde tanımlar konusunda TDK ile ters düşerim ancak ilk defa katılıyorum.

Gelelim asıl tanımımıza “Hayat Amacı”.

Hayat amacı insandan insana değişen. Kişinin yaşam şartları, imkanları ve istekleri doğrultusunda farklılık gösteren. Kişi kendisini nerede görmek istiyorsa orada olduğunu hayal ettiren bir tür hedeftir.

Amaçtan farklı olarak, amaç bir konu üzerinde kurulan hayaldir ve birden fazla amacınız olabilir. Hayat amacı ise hayatınızın muhtemelen gidişatını ve yönünü belirleyecek olan tek hedeftir. Amaçlar çoktur ancak hayat amacı tektir.

Hayat amacı olmayan bir kişi karanlıkta, kulakları ve ağzı kapalı hiç bilmediği bir yerde araba kullanan bir kişiye benzer. Kaza yapmaması kaçınılmazıdır. Benim “hayat amacım” yok ancak “amaçlarım” var diyenlere ise vereceğim cevap şudur. Arabaya bindiniz, elinizde haritanız var gidebileceğiniz yollarınız var ancak nereye gideceğinizi bilmiyorsunuz. Ne yaparsınız ? Ben söyleyeyim hiç bir şey çünkü en kötü karar kararsızlıktır. Yanlış yola sapın tek yapmanız gereken şey geri geri gelmektir ancak o arabanın koltuğunda nereye gideceğinizi bilemiyorsanız o güne kadar yaşadığınız hayatı boşuna yaşamışsınız demektir.

Şimdi hayat amacı olmayanlar için bir rehber niteliğinde nasıl hayat amacı belirleyebileceğinizi söylüyorum not edin.

Bir. Düşünün.

İki. Hayal Kurun.

Üç. İnanın.

Dört. Çalışın.

Bu dört seçeneği bir noktada toplayıp bir konuda buluşturabilirseniz tebrikler. Hayat amacınızı buldunuz demektir.

Singularity yazımda belirttiğim gibi herkes bir hayat amacı uğruna bu hayatta onu bulmadan ve gerçekleştirmeden gerçek ve saf mutluluğu elde edemeyeceksiniz.

Ahmet Şerif İZGÖREN diyor ki,

Bedava peynir sadece fare kapanında olur.

Son olarak benim sizelere tavsiyem. Hayat amacınızı bir papatya tarlasına benzetin. Kimsenin dokunmadığı, ayak basmadığı ve dünyanın en güzel papatyalarının orada olduğu bir yer düşünün. Nefes alan herkes oraya gitmeyi hayal eder. Ancak orada kimse olmamasının nedeni oraya giden çamurlu, zor şartlara sahip yollardır. Eliniz yüzünüz ne kadar çamur olursa olsun oraya gitmekten asla vazgeçmeyin.

-Henüz hayat amacını gerçekleştirememiş biri olarak söylüyorum-

Yaşadığınız hayat ne kadar zor olursa olsun. Hayatınızın herhangi bir anında o tarlaya ulaştığınız an kadar mutlu olduğunuzu düşünüyorsanız. Siz bu dünyadaki en şanslı insansınız.

Kıymetini bilin..

İbrahim ERTEKİN

Hayal Et..

Öncelikle şunu söylemeliyim ki ben mantıklı bir babamın mantıklı oğlu olarak büyüdüm. Bu nedenle alacağım kararları ve yapacaklarımı duygularımla değil mantığım ile düşünen bir bireyim. Ancak sizlere bu yazımda neden daha geniş çaplı düşünmeniz gerektiğini anlatacağım.

Belki hatırlamasakta ilk adımlarımızı atarken bir gün koşabilmenin hayaliyle atarız. ilk koşuşumuzun ardından jandarma, doktor,astronot vb. olmanın hayalini kurmaya başlarız. Yaşımız biraz daha ilerlediğinde yüzümüzü gerçeğin korkutucu yüzüne döneriz ve kendimizi o kalabalığın bizlere biçtiği hayatı kovalamaya başlarken buluruz. Gün geçtikçe daha az hayal kurar daha gerçek yaşamaya başlarız. Hiç düşündünüz mü çocuklar bu kadar güler yüzlü olabilirken bizlerin neden bu kadar somurtkan canlılar olduğumuzu? Ben sizlere söyleyeyim. Büyüdükçe hayal kurmayı bırakıyoruz. Bizleri mutlu edecek o çocukken hayalini kurduğumuz hayattan uzaklaşıp kendimizi para,ünvan, koltuk gibi insan mutluluğu için hiç önemi olmayan şeylerin kollarına atıyoruz.

Belki de ben şanslı azınlıktan biriyim. Bugün olduğum noktanın hayalini oldukça uzun zaman önce kurmaya başladım. Şanslıydım çevremdekiler ne yapacaklarından habersizken ben seveceğim işi bulmuştum. Bunu hayal ederek başardım çünkü şans eseri bir noktaya gelen insanların aksine bulunduğum noktanın beni mutlu edeceğine çok önceden emindim çünkü zihnimde bu günü yaşamıştım.

Sıfır adlı kitabın – Okumanızı şiddetle tavsiye ederim- giriş cümlesinde okuduğum bir söz vardı. “Çok hayal kuruyorum. Sayıca fazla olunca, biri gerçek oluyor!” Verginin vergisini ödediğimiz bu günlerde bedava olan tek şey hayallerimizdir.

Albert EINSTEIN’in çok sevdiğim bir sözü vardır.

Mantık sizi A noktasından B noktasına götürür. Ancak hayal gücü her yere.

Hayallerinizde Tanrı sizlersiniz. Dünyanızı istediğiniz gibi şekillendirebilirsiniz. Sizlere tavsiyem bıkmadan, sıkılmadan ve üşenmeden hayal kurun. Yaşınızın, sahip olduğunuz hayatın ya da imkanlarınızın hayal kurmanın önünde hiçbir engel olmayacağını unutmayın. Hayalini kurmadığınız bir hayata ancak şanslı iseniz sahip olabilirsiniz.

İbrahim ERTEKİN